Ebeveynlerin Eş Zamanlı Tutuklanması

KONU: Ebeveynlerin Eş Zamanlı Tutuklanması ve İnfaz Uygulamalarının İnsan Hakları, Hukuk Devleti, Ölçülülük ve “Çocuğun Üstün Yararı” İlkeleri Çerçevesinde Kapsamlı Doktriner Değerlendirmesi

  1. GİRİŞ VE İNCELEMENİN KAPSAMI Modern ceza hukuku sistemleri, salt suçun karşılığı olan yaptırımı uygulamakla kalmaz; aynı zamanda bu yaptırımın infazı sırasında bireylerin, ailelerin ve bilhassa korunmaya muhtaç çocukların temel hak ve hürriyetlerini güvence altına almayı hedefler. Adalet mekanizmasının işleyişi sırasında tesis edilen her türlü özgürlüğü kısıtlayıcı işlem, hukukun evrensel vicdanına ve temel insan hakları normlarına uygun olmak zorundadır. Hukukun ve vicdanın en temel kaidelerinden biri olan “Çocukların gözyaşları üzerine adalet inşa edilemez” prensibi, bu incelemenin temel çıkış noktasını oluşturmaktadır.

Bu mütalaa; Türkiye’de yargı makamları tarafından sıklıkla başvurulan anne ve babanın aynı anda tutuklanması veya haklarındaki hapis cezalarının aynı anda infaz edilmesi uygulamasını incelemektedir. Bu uygulamanın çocuklar, anayasal güvence altındaki aile bütünlüğü ve genel hukuk devleti ilkeleri üzerinde yarattığı ağır ve yıkıcı etkiler detaylı bir hukuki analize tabi tutulmuştur. İncelemenin amacı, mahkemelerce verilen eş zamanlı hürriyeti bağlayıcı kararların evrensel hukuk normları ve insan hakları standartları açısından ne tür devasa ihlallere yol açtığını hukuki bir perspektifle ortaya koymaktır.

  1. CEZA HUKUKUNDA ŞAHSÎLİK İLKESİ VE SİSTEMATİK BİR İNSAN HAKLARI İHLALİ OLARAK EŞ ZAMANLI TUTUKLAMALAR Ceza hukukunun en kadim ve mutlak ilkelerinden biri olan “cezaların şahsîliği” (bireyselliği) ilkesi, bir kimsenin işlediği iddia edilen bir fiil veya aldığı ceza nedeniyle o kişinin yakınlarının, eşinin veya çocuklarının herhangi bir yaptırıma, mahrumiyete veya zarara uğratılamayacağını emreder. Ancak yargı pratiğinde, özgürlüğü bağlayıcı tedbirler ve hapis cezalarının infazı aşamasında bu temel kuralın fiilen ihlal edildiği görülmektedir.

Özellikle küçük yaşta olan, temel yaşam ihtiyaçları için bakıma muhtaç bulunan veya özel gereksinimleri olan çocukların bulunduğu ailelerde; anne ve babanın her ikisinin de aynı anda cezaevine gönderilmesi son derece ağır sonuçlar doğurmaktadır. Bu tablo, ceza adalet sisteminin hedeflerinden saparak, failin dışındaki masum bireylerin, yani çocukların fiilen cezalandırılmasına dönüşmektedir. Söz konusu durum, yargı sisteminin yarattığı basit ve münferit bir mağduriyet olmanın çok ötesine geçmiş; hukuk devleti ilkelerini temelden sarsan, sistematik nitelik taşıyan, derin ve yapısal bir insan hakları sorunu hüviyeti kazanmıştır. Devletin, aileyi ve çocuğu her türlü maddi ve manevi yıkımdan koruma şeklindeki pozitif yükümlülüğü göz önüne alındığında, her iki ebeveynin birden hürriyetinden yoksun bırakılması, aile bütünlüğünün devlet eliyle geri dönüşümsüz olarak parçalanması anlamına gelmektedir.

III. “ÇOCUĞUN ÜSTÜN YARARI” İLKESİNİN İHLALİ VE ŞABLON KARARLARIN YARATTIĞI YIKIM Gerek ulusal kanunların gerekse uluslararası sözleşmelerin ruhunu oluşturan “çocuğun üstün yararı” ilkesi; mahkemeler, savcılıklar ve idari makamlar tarafından tesis edilen her türlü yargısal ve idari işlemde mutlak ve öncelikli değerlendirme konusu olmak zorundadır. Yargıçların, bir ebeveyn hakkında tutuklama veya hapis cezasının infazı kararı verirken, diğer ebeveynin hukuki durumunu ve geride kalacak çocukların yaşamsal akıbetini somut bir şekilde değerlendirmesi yasal bir zorunluluktur.

Ancak somut yargısal uygulamalara bakıldığında; hiçbir bireyselleştirme içermeyen, kopyala-yapıştır mantığıyla yazılmış şablon ve basmakalıp gerekçelerle verilen tutuklama ile infaz kararlarının yaygınlığı dikkat çekmektedir. Bu şablon kararlar neticesinde, en kırılgan grupta yer alan çocukların temel bakım, güvenlik, kesintisiz eğitim, sağlık ve sağlıklı bir çevrede psikolojik gelişimlerini sürdürme ihtiyaçları yargı mekanizmaları tarafından tamamen görünmez kılınmaktadır.

Eş zamanlı ebeveyn tutuklamaları, çocuklar üzerinde ömür boyu sürecek ve telafisi imkansız devasa bir psikolojik tahribat yaratmaktadır. Süreç, bu çocuklar üzerinde çok ağır bir travmaya neden olmakta; çocuklar adeta devasa bir boşluğa düşerek derin bir terk edilmişlik hissiyle baş başa kalmaktadır. Aile desteğinden yoksun kalan çocukların sosyal çevrelerinden dışlanması ve eğitim hayatlarında karşılaştıkları engeller neticesinde akademik başarılarında yaşanan hızlı çöküş, meselenin vahametini gözler önüne sermektedir. Hukuk, doğası gereği zayıfı ve korunmaya muhtaç olanı korumakla mükellefken, bu orantısız uygulama ile en savunmasız kesim olan çocuklar adeta sahipsiz bırakılmakta ve devletin koruyucu kalkanından mahrum edilmektedir.

  1. AİHM İÇTİHATLARI IŞIĞINDA: BİREYSELLEŞTİRME, ÖLÇÜLÜLÜK VE ALTERNATİF TEDBİRLER Ceza muhakemesinde tutuklama, kural değil istisna olup, ancak diğer tüm adli kontrol yollarının yetersiz kalması durumunda en son başvurulması gereken orantılı bir tedbir olmalıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) içtihatları, taraf devletlerin yargı sistemleri için bağlayıcı standartlar koymuştur. Bilhassa AİHM’in yakın tarihli kararları, ceza yargılamalarında gözetilmesi gereken evrensel standartları ve hukuki kırmızı çizgileri net bir biçimde ortaya koymaktadır.

Bu içtihatlar ışığında, yargı makamlarının hürriyeti kısıtlayıcı işlemlerde şu temel unsurları titizlikle uygulaması mutlak bir hukuki zorunluluktur:

  • Bireyselleştirilmiş Değerlendirme: Yargı makamları, önlerine gelen dosyada yalnızca yasal metinlerdeki matbu hukuki terimleri tekrarlamak yerine; kişinin ailevi bağlarını, eşinin mevcut tutukluluk/infaz durumunu ve geride kalacak çocukların yaş, hastalık ve özel bakım ihtiyaçlarını somut, detayı ve dosyanın özgül ağırlığına uygun olarak incelemelidir.
  • Hukuki Öngörülebilirlik ve Ölçülülük: Temel haklara yapılan müdahalenin amacı ile bu amaca ulaşmak için seçilen araç arasında adil ve makul bir denge (orantı) kurulmalıdır. Bir çocuğu aynı anda hem annesiz hem babasız bırakmanın kamu düzenine veya yargılamanın selametine sağlayacağı iddia edilen farazi fayda; o çocuğun hayatında yaratacağı mutlak ve somut yıkımdan asla daha üstün tutulamaz.
  • Alternatif Koruma Tedbirlerinin Önceliği: Mahkemelerin, aileyi parçalamamak ve çocuğun üstün yararını korumak adına; tutuklama gibi en ağır tedbir yerine, modern hukukun sunduğu alternatif tedbirlere yönelmesi gerekmektedir. Yurt dışı çıkış yasağı, belirli yerlere başvuru zorunluluğu, elektronik kelepçe gibi alternatif yöntemler göz ardı edilerek doğrudan tutuklama yoluna gidilmesi, ölçülülük ilkesinin ağır bir ihlalidir.
  1. YASAL GÜVENCE TALEBİ VE MEVZUAT DEĞİŞİKLİĞİ İHTİYACI Mevcut tabloda, hukuka ve vicdana aykırı bu ağır pratiklerin yalnızca yargı mensuplarının inisiyatifine, takdir yetkisine veya vicdanına terk edilemeyecek kadar hayati bir mesele olduğu açıktır. Yaşanan hak ihlallerinin önüne geçilebilmesi için, Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ve infaz mevzuatında köklü, bağlayıcı ve emredici değişiklikler yapılması ertelenemez bir ihtiyaçtır.

Kanun koyucu tarafından; sistemin boşluklarını kapatacak ve çocukları hiçbir koşulda ebeveynsiz bırakmayacak açık, net ve yoruma kapalı yasal güvencelerin ivedilikle mevzuata derç edilmesi şarttır. Yargı mekanizmasının, dolaylı yoldan çocukları fiilen cezalandıran, onların hayatlarını karartan bu orantısız ve yıkıcı uygulamalardan derhal vazgeçmesi gerekmektedir.

  1. SONUÇ VE KANAAT Yukarıda ayrıntılarıyla izah edilen hukuki, vicdani ve uluslararası normlar muvacehesinde; ebeveynlerin eş zamanlı olarak tutuklanması veya hürriyetlerinden yoksun bırakılarak cezalarının aynı anda infaz edilmesi, modern ceza hukukunun şahsiliği ilkesiyle, evrensel insan haklarıyla ve her türlü yargısal kararın merkezinde olması gereken “çocuğun üstün yararı” prensibiyle taban tabana zıttır.

Adalet sistemi; faili aşarak masum çocuklarda derin travmalar yaratan, onları sosyal dışlanmaya ve eğitim hayatında çöküşe sürükleyen bu pratikleri terk etmek zorundadır. Mahkemelerin, klişe ve şablon kararlarla verdikleri orantısız tutuklama ve infaz kararları yerine, uluslararası içtihatların gereği olan ölçülülük, hukuki öngörülebilirlik ve alternatif tedbirleri tereddütsüz bir şekilde hayata geçirmesi gerekmektedir.

Adalet; bireyselleştirilmiş değerlendirmeden uzak, aileyi parçalayan pratikler yerine, çocuğun üstün yararını merkeze alan, aile bütünlüğünü tavizsiz şekilde koruyan ve insan haklarına dayalı bir yargı pratiği inşa etmekle mükelleftir. Unutulmamalıdır ki; masum çocukların gözyaşları ve yıkılan hayatları üzerine kalıcı, meşru ve vicdanlı bir adalet sisteminin inşa edilmesi hukuken, ahlaken ve vicdanen asla mümkün değildir