AİHM İçtihatları Işığında İdarenin Yargı Kararlarına Uyma Yükümlülüğü: Erol Aksoy Davası Analizi

Erol Aksoy v. Türkiye AİHM Kararı: Kapsamlı ve Detaylı Analiz

Davanın Künyesi

  • Mahkeme: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm).
  • Başvuru Numarası: 58919/18.
  • Başvuru Tarihi: 5 Aralık 2018.
  • Karar Tarihi: 20 Ocak 2026 (Müzakere) / 10 Şubat 2026 (Yazılı Bildirim),.
  • Başvuran: Erol Aksoy (Temsilcisi: Paris’ten Av. N. Holliger),.
  • Davalı Devlet: Türkiye Cumhuriyeti (Temsilcisi: Hacı Ali Açıkgül),.
  • İhlal İddiası Konusu Maddeler: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Madde 6 § 1 (Adil Yargılanma Hakkı) ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol Madde 1 (Mülkiyet Hakkı)

 

  1. Davanın Tarihsel ve Ekonomik Arka Planı Davanın temelleri, Türkiye’de ilan edilen 19 Şubat 2001 tarihli ekonomik krize dayanmaktadır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK), 15 Mart 2001’de İktisat Bankası’nın varlıklarının yükümlülüklerini karşılamaya yetmediğini ve finansal sistem için tehdit oluşturduğunu belirterek bankanın yönetim ve denetimini Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devretmiştir. Kararda ayrıca, banka yöneticilerinin banka mal varlıklarını kendi şirketlerine usulsüzce devrettikleri tespit edilmiştir. O dönemde Erol Aksoy ve ailesi, holding şirketi aracılığıyla bankanın yaklaşık %99,6’sına sahipti.

Bu gelişmelerin ardından TMSF ile Erol Aksoy Grubu arasında 9 Mayıs 2006 tarihinde bir “Borç Tasfiye Protokolü” imzalanmıştır. Bu protokolle, başvuran Erol Aksoy ve grup bünyesindeki medya şirketleri dâhil olmak üzere tüm borçlular, mevcut ve gelecekteki borçlar için “müşterek ve müteselsil sorumluluk” üstlenmişlerdir. Ancak TMSF, 3 Nisan 2008’de Erol Aksoy Grubu’nun taahhütlerini yerine getirmediğine (temerrüde düştüğüne) karar vermiş ve grubun tüm şirketlerinin yönetim ve denetimini tamamen devralmıştır.

  1. Viva TV ve Radyo Viva’nın Değerlemesi ve Satış Süreci TMSF, borçların tahsili amacıyla borçlu şirketlere ait olan Viva TV ve Radyo Viva’yı, tüm sözleşmeleri ve mülkleriyle birleştirerek tek bir “ticari ve iktisadi bütünlük” hâline getirmiştir. Süreç şu şekilde ilerlemiştir:
  • Değerleme Aşamaları: 2007’deki ilk değerlemede iki kuruma toplam yaklaşık 4,6 milyon Amerikan doları değer biçilmiş, 8 milyon dolar muhammen bedelle ihaleye çıkılmış ancak teklif alınamamıştır. 2009’da yapılan ikinci değerlemede ise toplam değer yaklaşık 5,9 milyon dolar olarak belirlenmiştir.
  • İhale ve Satış: TMSF, 2009 yılındaki bu rapora dayanarak, yaklaşık 18 ay sonra (13 Ocak 2011’de) varlıkları 6.000.000 dolar muhammen bedelle yeniden satışa çıkarmıştır. 8 Şubat 2011’deki açık artırmaya sadece A. şirketi katılmış; yapılan pazarlıklar sonucunda nihai bedel 5.000.000 Amerikan doları olarak belirlenmiş ve satış 9 Mayıs 2012’de tamamlanmıştır.
  1. Hukuki İtirazlar ve İptal Kararlarının Hukuki Gerekçeleri Başvuran, bu süreci durdurmak için iki ayrı dava açmıştır:
  • Değerleme İşleminin İptali Davası: Başvuran, 2011 yılındaki ihalenin, üzerinden bir buçuk yıl geçmiş güncel olmayan 2009 tarihli bir rapora dayandığını savunmuştur. Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, 7 Temmuz 2015’te bu itirazı haklı bulmuş; güncel bir piyasa değerlendirmesi yapılmaksızın 6.000.000 dolarlık tahmini değerin belirlenmesini hukuka aykırı bularak işlemi iptal etmiştir.
  • Satış İşleminin İptali Davası: İlk derece mahkemeleri başlangıçta satışta hukuka aykırılık bulmasa da, Danıştay 13. Dairesi (değerleme işleminin iptal edilmesinin ardından) 30 Haziran 2017’de nihai kararını vermiştir. Daire, satışın dayanağı olan değerleme kararının iptal edilmesinin, ona dayanan tüm işlemleri hukuken geçersiz kılacağını belirterek satışı iptal etmiştir.
  1. TMSF’nin Yargı Kararlarına Direnmesi Başvuran, kamuoyunu ve alıcı şirketi daha ihale sürecindeyken gazete ilanları ve ihtarnamelerle (yargı sürecinin satışı iptal edebileceği konusunda) uyarmış olmasına rağmen, TMSF iptal kararlarını uygulamamıştır. TMSF’nin icra etmeme gerekçeleri şunlar olmuştur:
  • Satış sürecini durduracak bir ihtiyati tedbir veya yürütmeyi durdurma kararı olmaması.
  • İhale bedelinin tahsil edilip borçlara dağıtılmış olması.
  • Varlığın iyi niyetli üçüncü kişiye devredilmesi ve artık TMSF’nin kontrolünde olmaması. Bu gerekçelerle TMSF, ihalenin iptalinin “hukuki ve fiili durumu eski hâline getirmeyeceğini” öne sürmüştür.
  1. Hükümetin Usul İtirazları ve AİHM’in Yaklaşımı AİHM, Hükümetin iki önemli usul itirazını reddetmiştir:
  • Altı Aylık Süre Kuralı İtirazı: Hükümet, TMSF’nin kararı uygulamayacağını bildirdiği 2016 yılından itibaren 6 aylık başvuru süresinin kaçırıldığını iddia etmiştir. AİHM ise, değerleme ve satış iptali davalarının birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu ve mahkeme kararlarının icra edilmemesinin “devam eden bir durum” (continuing situation) teşkil ettiğini belirterek sürenin kaçırılmadığına karar vermiştir.
  • İç Hukuk Yollarının Tüketilmemesi (Tazminat Davası Açılmaması): Hükümet, başvuranın iptal edilen idari işlemler için ayrıca tam yargı (tazminat) davası açmadığını belirtmiştir. AİHM ise, Danıştay kararlarının zaten geçmişe dönük olarak işlemleri hükümsüz kıldığını, anayasal bir yükümlülük altında olan idarenin hiçbir alternatif sunmamasından dolayı başvurandan Devlet aleyhine yeni bir tazminat davası açmasının beklenemeyeceğini ifade etmiştir.
  1. Sözleşme’nin 6 § 1 Maddesi (Adil Yargılanma Hakkı) Bağlamında Derinlemesine Analiz AİHM’e göre, Devlet bütçe sisteminin karmaşıklığı veya iç hukuktaki hukuki engeller, Devleti kesinleşmiş mahkeme kararlarını uygulama yükümlülüğünden muaf tutamaz. Mahkeme, satılan malların üçüncü şahıslara geçmesi sebebiyle “eski hâlin iadesinin (restitutio in integrum)” fiilen veya hukuken imkânsız olabileceğini kabul etmiştir. Ancak böyle bir imkânsızlık durumunda dahi idare tamamen eylemsiz kalamaz. Devletin, resen hareket ederek başvurana hukuka aykırı etkileri telafi edecek (örneğin uygun bir tazminat ödenmesi gibi) alternatif çözümler üretmesi zorunludur. TMSF’nin mahkeme kararlarını inceleyip hiçbir alternatif üretmemesi ve tamamen “eylemsiz kalması”, başvuranın mahkemeye erişim hakkını fiilen ortadan kaldırmış ve 6. madde ihlal edilmiştir.
  2. Mülkiyet Hakkı Şikâyetinin Reddi ve “Kurumsal Peçe” (Tüzel Kişilik) Prensibi AİHM, mülkiyet hakkı (Ek 1 No.lu Protokol) şikâyetini konu bakımından reddetmiştir. Bunun temel hukuki dayanağı, şirket ile hissedar arasındaki hukuki ayrımın (kurumsal peçe) korunmasıdır.
  • Mahkeme’nin yerleşik içtihatlarına göre, şirket işlemlerinden dolayı hissedarların doğrudan mağdur olduğu kural olarak iddia edilemez (şirket ve hissedarın tamamen özdeşleştiği istisnai durumlar hariç).
  • Somut davada Radyo ve TV kanalları 9 ayrı anonim şirkete aittir. AİHM’in incelemesinde Erol Aksoy’un bu şirketlerin “tek veya istisnai derecede önemli” bir doğrudan sahibi olmadığı ortaya çıkmıştır. Örneğin, Erdem Radyo A.Ş.’de doğrudan hissesi sadece %0,62’dir ve diğer şirketlerde başka şahısların %95’e varan oranlarda hisseleri bulunmaktadır. Bu nedenle, holding üzerinden dolaylı menfaatleri olsa dahi şirket tüzel kişiliğinin ardına geçilmesi için istisnai bir durum saptanamamış ve başvuran mülkiyet hakkı yönünden “mağdur” kabul edilmemiştir.
  1. Adil Tazmin (41. Madde) ve Hüküm Başvuran, Radyo Viva’nın 2006’daki değerlemesine (50.000.000 Amerikan doları) dayanarak 11.900.000 Amerikan doları maddi tazminat talep etmiştir.
  • Maddi Tazminat: AİHM, bu tutarı spekülatif bulmuş ve maddi tazminata hükmetmemiştir. Mahkeme, en uygun telafi yönteminin bizzat davalı Devletin (Türkiye’nin) uygun yollar bularak Danıştay kararlarını icra etmesi olduğunu vurgulamıştır.
  • Manevi Tazminat ve Yargılama Giderleri: İdarenin kararları uygulamaması nedeniyle yaşanan mağduriyetten ötürü başvurana hakkaniyet gereği 5.000 avro manevi tazminat ve avukatlık/masraf giderleri için 2.500 avro ödenmesine oy birliğiyle karar verilmiştir.